Kapsayıcı ve Dışlayıcı Kurumlar ekseninde Türkiye’de Ekonomi ve Demokrasi

KonuşaKonuşa İktisat Grubu olarak dünyaca ünlü iktisatçı Daron Acemoğlu ile kapsayıcı ve dışlayıcı kurumlar ekseninde Türkiye’de ekonomi ve demokratikleşme üzerine sohbet ettik. Röportajı yapan Elif Arslan‘a teşekkür ediyoruz.

___________________________________________________________________________

1967 yılında İstanbul’da doğan Daron Acemoğlu, 1986 yılında Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Lisans diplomasını İngiltere’nin York Üniversitesi’nden, yüksek lisans ve doktora derecelerini London School of Economics’ten alan Acemoğlu, şu anda dünyanın en prestijli üniversitelerinden olan Massachusetts Institute of Technology (MIT)’de profesör olarak görev yapmakta. Akademik makaleleri dünyada en çok atıf alan 10 iktisatçı arasında bulunan Acemoğlu, aynı zamanda 2005 yılında ABD’de 40 yaşın altındaki en başarılı iktisatçılara verilen John Bates Clark Madalyası’na da layık görüldü. 2012 yılında James Robinson ile birlikte yazdığı “Why Nations Fail” (“Ülkeler Neden Başarısız Olur”) kitabı ise tüm dünyada büyük bir ilgiyle karşılandı.

___________________________________________________________________________

Kapsayıcı ve Dışlayıcı Kurumlar

EA: “Why Nations Fail” (“Ülkeler Neden Başarısız Olur”) adlı son kitabınızda kapsayıcı ve dışlayıcı kurumları karşılaştırarak bunların ülkelerin uzun vadedeki ekonomik gelişmesine nasıl katkıda bulunduğundan ya da bulunamadığından bahsediyorsunuz. Biraz bu konuyu açabilir misiniz?

DA: Ülkelerin ekonomik ve hatta sosyal olarak niye bu kadar değişik performanslarının olduğu, aslında sosyal bilimlerin en önemli sorularından bir tanesi. Birçok önemli filozof ve sosyal bilimci bu konuda yazı yazmış durumda ama hala bu büyük problem için çok net yanıtlarımız yok. Bizim son 15-16 sene içinde yaptığımız araştırmalar bu konuya değişik açılardan yaklaştığı için bunu bir kitap halinde yazıp daha geniş bir kitleyle diyaloğa girmek istedik. Bizim tezimiz aslında çok basit: Başkalarının vurguladığının tersine, bunun coğrafi ya da kültürel nedenlerden kaynaklanmadığını, hatta ideoloji ve liderlikle de o kadar ilgili olmadığını, onun yerine bir ülkenin kurumlarıyla ilgili olduğunu öne sürüyoruz.

Kapsayıcı kurumlar dediğimiz kurumların olduğu ülkeler, hem fırsatların daha eşit dağıldığı hem de teşviklerin daha kuvvetli olduğu ülkeler oluyor. Bu ülkelerin ekonomik olarak çok dinamik bir şekilde yatırımda bulunacakları yeni ürünler ve yeni teknolojiler üreteceklerini ve bu şekilde büyüyeceklerini söylüyoruz. Bizim tezimizin en orijinal tarafı, bu kapsayıcı iktisadi kurumların altındaki politik dinamikleri irdelemekten geliyor.

Kapsayıcı kurumların tersi olan dışlayıcı kurumlar, fırsat dağılımını çok eşitsiz bir şekilde gerçekleştiriyorlar. Teşviklerse ülkenin bir çok insanına verilmeyen, bu insanların elinde olmayan şeyler. Örneğin, insanlar yatırım yaptıkları zaman ürettikleri gelirin kendilerine gelmeyeceğini düşünüyorlar; çünkü hukuk devleti yerinde değil. Bu tür sistemler dışlayıcı kurumların çok büyük bir parçası. Niye? Çünkü bu dışlayıcı kurumlar bir hata olarak ya da bir idelojinin sonucu olarak ortaya çıkmış değiller. Bu kurumlar, bir ülkenin belli bir kesiminin işine geldiği için, diğer kesimlerine çok zarar verseler de ortaya çıkan kurumlar. Örneğin, köle ya da başka türlü zorla çalışan iş piyasalarında, insanlar istedikleri için bir işverene gidip çalışmıyorlar. Onun yerine, bu tür bir işe girmek için zorlanıyorlar ve çok düşük ücretlerle çalışıyorlar. Kölelik üzerine kurulu olan ekonomik kurumları düşündüğünüz zaman, bu çok net bir şekilde görülüyor. Bunların asıl hedefi ekonomik verimi arttırmak değil, gelir dağılımını çok eşitsiz bir şekilde etkilemek. Yani köle sistemi, köleler düşük ücretle çalışırken sahiplerin kar ettiği bir sistem. Böyle bir sistemin içindeki fırsat eşitsizliği çok açık ve aynı zamanda teşviklerin genel olmadığı da çok açık. Köleler kendi eğitimlerine bile yatırımda bulunamıyorlar. Böyle bir sistemin nasıl yerinde durduğunu düşünürseniz, işte o zaman siyasi dengelere bakmanız lazım.

Biz kapsayıcı ve dışlayıcı ekonomik kurumlarla birlikte kapsayıcı ve dışlayıcı siyasi kurumlardan da bahsediyoruz. Dışlayıcı siyasi kurumlar, politik gücü eşitsiz bir şekilde dağıtıp, gücü elinde tutanların bu gücü kendi çıkarları için kullanmalarına izin veren kurumlar oluyor. Kapsayıcı kurumlarsa, örneğin iyi çalışan bir demokratik sistem gibi, çok daha geniş bir siyasi güç dağılımı yaratıyorlar bir ülkenin içinde.

Bu siyasi ve ekonomik kurumların birbirleriyle olan ilişkileri, dinamik olarak nasıl değiştikleri, niye bazı ülkelerden bir tür kurumlar çıkarken bazı ülkelerden başka tür kurumların çıktığı, kitapta irdelemeye çalıştığımız konular.

AKP Döneminde Kapsayıcılık ve Dışlayıcılık

EA: Kapsayıcı ve dışlayıcı kurumlar açısından Türkiye’ye bakacak olursak, AKP iktidarı öncesinde Türkiye’nin ekonomik gelişmesini bu kurumlar nasıl etkiledi, AKP iktidarı geldikten sonra nasıl gelişti ve bundan sonra nasıl olmasını bekliyorsunuz?

DA: Tabii bu çok geniş bir soru ama ben birkaç tane önemli parçasına değineyim. Türkiye hala çok gelişmiş bir ülke değil. Türkiye’nin ekonomik ve siyasi kurumları hiçbir zaman tam kapsayıcı olmadılar. Türkiye’de biz hep cumhuriyetle başlayarak kurumlarımızın ne kadar iyi olduğu konusunda bir beyin yıkamasıyla büyüyoruz. Aslına bakarsanız, Türkiye’deki kurumlar, tabii ki Osmanlı’daki bazı kurumlardan daha iyi hale gelmelerine rağmen, hala Osmanlı’daki dışlayıcı etkenlerini korudular. Özellikle Türkiye’de devletin çok fazla siyasi ve ekonomik gücü olduğu için, ne piyasa ekonomisinin doğru geliştiği bir sistem oldu, ne de Türkiye’deki bu devletin geliştirdiği ekonominin içinde tüm şirketlerin ve tüm insanların açıkça rekabet edip fırsat eşitliğinden yararlanarak ekonomiye katkıda bulunabilecekleri bir sistem oldu. Türkiye’nin yarısından çoğu siyasi ve ekonomik olarak sistemin dışında bırakıldı. Buna, büyükşehirlerin dışında yaşayanların ve büyük şirketler dışındaki işverenlerin önemli bir kısmı ile dini ve etnik azınlıklar da dahil.

AKP belli bir ideolojinin etrafında kurulmuş bir parti ve hiçbir zaman bir Alevi, Kürt ya da azınlıklık vatandaşlarımızın partisi değildi. Buna rağmen, AKP’nin tabanı kendisini bu sistem dışında kalmış hisseden, özellikle taşralı, ufak şehirlerde yaşayan, daha muhafazakar bir yapıdan gelen işadamları ve bunların çevresindeki toplumları yansıttığı için, AKP bu sistemi çok zorlayan bir parti oldu. Aynı şeyler belki zamanında Demokrat Parti tarafından da yapıldı, ama AKP bunları çok daha kuvvetlendirip çok daha sistematik bir şekilde ileriye atarak başa geldi.

2002’den başlayarak ilk 5-6 senelik sürecin Türkiye’yi çok daha kapsayıcı hale getirdiğine inanıyorum. Tabii bu herkesin görüşü değil. Birçok insan AKP’nin yaptıklarını, Kemalist devleti ve Türkiye için çok önemli olan belli bazı ideolojileri zayıflattığı için çok negatif gördüler. Ama bence hem ekonomiye hem de sosyal sürece bakarsanız, AKP’nin Türkiye’deki tabanı çok daha genişlettiği açıkça görülüyor. Örneğin, 1990’larda devlet ihalelerinde kimler rekabet ediyordu, 2000’lerde kimler ediyor diye bakarsanız, çok daha geniş bir taban var, yeni insanlar sistemin içine giriyor; bunlar tabii ki AKP’nin destekleyicileri. Birçok insan 1990’da dini görüşleri, taşradan geldikleri, aksanları gibi sebeplerden kendilerini ikinci sınıf vatandaş gibi hissederken, bugün toplum içinde çok daha fazla aktif rol oynayabileceklerini düşünmeye başladılar. Ama aynı zamanda AKP, Türkiye’de belli bir kutuplaşmış yapının içinde gelişen, kendisini askeri ve Kemalist bürokrasiye karşıt olarak gören bir parti. AKP özellike 2007-2008’den itibaren pekişen gücünü demokrasi veya kapsayıcı kurumları sağlamlaştırmak yerine, kendisini ve kendi güç tekelini kuvvetlendirmek için kullandığından; ilk 5-6 senede yapılan gelişmelerden geri adımlar da atıldı ne yazık ki.

EA: Yani hem kapsayıcı hem dışlayıcı hareketler oldu.

DA: Evet, sonuçta kapsayıcı olmak için her farklı görüşün ve toplumun çeşitli parçalarının sesini duyurabilmesi ve siyasi kararlara bir şekilde katılabilmesi lazım. AKP ilk başa geldiği zaman Türkiye’deki denge o kadar bozuktu ki, AKP’nin tabanının kuvvetlenmesi o dengeyi düzeltmeye başladı. Ama 2008’den sonra belki denge diğer yönde bozulmaya başladı ve bu da kendince sorunlu bir durum.

Kurumsal reformları başarılı bir şekilde geçiren ülkelerde (örneğin 17. yüzyılın sonundan başlayarak İngiltere’yi düşünürseniz) başa gelen gruplar kendileri daha geniş koalisyon oldukları için bu dengeyi tamamen bozmadılar. AKP başta biraz daha geniş bir koalisyondu ama giderek daha dar bir koalisyon haline geldi ve kendini de belki bu kutuplaşmanın içinde biraz sıkışmış hissetti. Özellikle 2007 olaylarında darbe veya askeri müdahale endişesi gibi gerçekten de çok kötü ihtimallerle karşılaşınca, sahip oldukları gücü kapsayıcı kurumları zayıflatan bir şekilde kullanmaya başladılar.

Gezi Parkı ve Sonrası

EA: 2013 yazında Türkiye’de çok ilginç bir olay, Gezi Parkı olayları yaşandı. Burada, belki bugüne kadar ilk defa, belirli bir siyasi parti değil, toplumun her kesiminden gelen insanlar tarafından, sistemi daha kapsayıcı olmaya itmek için yapılan bir hareket olduğunu gözlemliyoruz. Gezi Parkı olaylarının önümüzdeki dönemde etkisinin nasıl olabileceğini düşünüyorsunuz?

DA: Ben Gezi Parkı olaylarına sizin de dediğiniz nedenden dolayı çok olumlu bakıyorum. Çünkü Türkiye’deki problem şu: politika, bu kutuplaşma çevresinde olduğundan belli bir açmaza girdi. Yani Türkiye’deki seçenekleri eğer AKP, muhafazakar, dini kullanan bir parti; karşısında CHP, milliyetçi, askerci, bürokratik, devletçi, taşrayı ve muhafazakarları ikinci sınıf gören bir parti olarak düşünürsek çok vahim. İki taraf da birbirlerini giderek zıt kutuplara itiyorlar diye düşünüyorum. Gezi Parkı, bunun dışında gelen bir olay oldu. Bunu, CHP’nin ya da askerlerin destekleyicileri değil, öğrenciler ve orta sınıf bireylerin; yalnızca siyaset değil, genel sosyal olaylardan etkilenerek; sesleri dinlenmediği için de ayrıca mutsuz ve rahatsız hissederek meydanlara çıkmaları, ve bunu daha sistematik bir hale getirmeye çalışmaları olarak görüyorum. Bu bağlam içinde bunun çok olumlu olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki, buna gelen tepkiler çok sert oldu. Ya AKP bunu yanlış anladı (Örneğin Mısır’da daha sonra olduğu gibi, öğrencilerin askerlerle biraraya gelip kendilerini zayıflatacaklarını ya da atacaklarını düşündüler. Türkiye’de 1950’lerin sonunda Demokrat Parti’yi deviren gibi bir süreç olarak gördüler ve korktular.) ya da bu olayları kullanıp siyasi çıkar elde etmeye çalıştılar; bilmiyorum. Ama buna gelen tepki ve özellikle polisin tepkisi Türkiye’yi kısa sürede çok yıprattı ve kutuplaşmayı arttırdı. Buna rağmen, yine de Gezi Parkı olaylarının gelecek için ümit veren bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Çünkü kısa vadede kutuplaşma artmış olsa dahi, bu olaylar Türkiye’de sivil toplumun kuvvetlendiğini ve gençlerin ve orta sınıfın siyasete farklı bir şekilde girmek ve seslerini duyurmak istediğini gösteriyor. Bence bu Türkiye demokrasisinin gerçekten kapsayıcı bir hale gelmesi için çok önemli bir adım.

EA: Bunun burada kalmaması, kapsayıcılığın arttırılabilmesi için sizce ne gibi adımlar atılabilir?

DA: Kurumsallaşması lazım. Gezi Parkı, Gezi Parkı protestosu olarak devam ettiği sürece bir süre sonunda ivmesini kaybedecek ve ortadan kaybolacak. Bunun kurumsallaşması lazım. Kurumsallaşması için de belli bir sivil toplum organizasyonu ya da belli bir parti çevresinde organize olması lazım. Ne yazık ki bu partinin ne olacağı belli değil Türkiye’de. CHP böyle birşeye çok açık olan bir parti değil çünkü CHP’nin kendi çok gerici, milliyetçi, kapalı ve partinin içinde aslında çok da dominant olan bir kesimi var. Yeni bir partinin kurulması da çok kolay değil çünkü %10 seçim barajı yeni partilerin kurulmasını çok zorlaştırıyor. Türkiye’deki partiler zaten biraz karizmatik başkanların çevresinde kuruluyorlar ve bunun da kim olacağı belli değil. Zaman içinde belki bir sivil toplum organizasyonu olarak başlayıp oradan başka birşeye geçebilir ama şu anda bu dinamiklerin nasıl olacağı belirsiz. Ama en kötü durumda bile, artık insanlar seslerini duyurdular ve bu seslerini başka zaman ve başka konular için de duyuracaklarını biliyorlar. Partiler ve politikacılar da bunu biliyorlar ve bence bu, politik dinamikleri gelecek on sene içinde çok değiştirecek.

Demokratikleşme Paketi ve Seçim Barajı

EA: Şu anda en güncel konulardan birisi, seçim sistemini de ele alan demokratikleşme paketi. Bu konudaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

DA: Bence bunlar çok önemli gelişmeler. Tabii buna da olumlu ya da olumsuz olarak bakmak mümkün. AKP’yi eleştirmek isteyenler, ki AKP’nin birçok eleştirilecek yanı var, bunun yapılması gerekenden çok daha az olduğunu söylüyorlar. Bu tamamen doğru. Çok daha fazlası yapılabilirdi; özellikle Kürt ve Alevi azınlıklar konusunda çok daha önemli adımlar atılabilirdi. Ama bir adım geriye atıp da baktığımız zaman, bu demokratikleşme paketinin içinde olan birçok şey Türkiye’nin son 20-25 senedir çok büyük ihtiyacı olan adımlardı ve başka hiçbir hükümet bunu yapmayı düşünmedi bile. Ben bu demokratikleşme paketini çok iyimser olarak görüyorum. Kesinlikle son bir adım değil ama Türkiye’nin birçok değişik kimlikten oluşan bir toplum olduğunu kendisinin çok açık bir şekilde söylemesi, Türk ve Sünni milliyetçiliği dışında bir yapısı olduğunun çok açık bir şekilde ortaya çıkması, Kürt ve Alevi haklarına biraz da olsa bir açılım olması; bunlar çok önemli şeyler. Ama çok daha fazlasının yapılması lazım.

Çok daha fazlasının yapılması gereken bir alan da sizin dediğiniz gibi seçim sistemi. Seçim sistemindeki %10’luk baraj bir tek BDP’yi değil, Türk demokrasisini de zayıflatıyor. Ne yapılması lazım? Bu konuda birçok değişik fikir ortaya koyulabilir. Bazıları tamamen baraj ortadan kalksın diyebilir, bazıları baraj düşsün diyebilir. Benim çok kuvvetli bir fikrim yok bu konuda. Baraj tamamen ortadan da kaldırılabilir ama bunun çok olumsuz etkileri olabilir çünkü birçok ufak parti meclise girer. Onun yerine, %4-5 gibi daha düşük bir baraj da konulabilir. Doğru olan, barajın stratejik olarak belli bir kesimi ortadan kaldırmak yani dışlamak için değil, meclisin dinamiklerini düzeltmek için seçilmesi. Bunun çok hızlı ve çok net bir şekilde yapılması gerekiyor. Çünkü bu, Türk demokrasisi için bir yatırım olmanın yanında Kürt barış süreci için de çok önemli bir adım.

Ekonomik Değerlendirmeler

EA: Kitabınızda da bahsettiğiniz gibi, siyasi kurumların kapsayıcı veya dışlayıcı olması gibi ekonomik kurumlar da kapsayıcı veya dışlayıcı oluyor. Bu da, ülkelerin ekonomik büyümesini ve bu ekonomik büyümenin süldürülebilir olup olmamasını etkiliyor. Türkiye’yi ekonomik açıdan değerlendirecek olursak, son on senedir çok ciddi bir büyüme yaşıyoruz. Siyasi gelişmeler ışığında, önümüzdeki süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

DA: Türkiye’nin sürecini biraz önce verdiğim bilgiler ışığında değerlendiriyorum. Bence Türkiye’nin son on sene içinde büyümesinin en açıklayıcı nedeni Türkiye’nin ekonomik kurumlarının daha kapsayıcı hale gelmesi; yani üç tane holdingin ve devletin yürüttüğü bir ekonomi dışında, daha geniş tabanlı bir ekonomi olması. Bu aynı zamanda fırsat eşitsizliğini de bir açıdan zayıflattı ve insanların daha belirli bir makroekonomik kontekst içinde kararlar vermesini  sağladı. Örneğin enflasyon, çok eşitsizlik yaratan birşey çünkü bazı insanlar kendi paralarını enflasyondan koruyabiliyorken bazıları koruyamıyor, bir sürü belirsizlikler var. Bu belirsizliklerin ve politik riskin azalması çok önemli adımlardı. Bu süreç tabii ki AKP’den önce başladı (Kemal Derviş’in hükümetinin çok önemli adımları oldu) ama AKP de bunu ilk başta devam ettirdi.

Ama biz bu sürecin başındayız daha. Türkiye’de hala hukuk sistemi çok bozuk. Hukuk sistemi bozuk olduğu için yabancı sermaye gelmiyor. Bunun dışında, birçok insan iş yaratmaktan ve insan çalıştırmaya başlamaktan korkuyor çünkü ne olacağı belli değil, birçok zorluklar çıkıyor. Hukuk sistemi belirsizlikler yaratan bir sistem ve bunun tamamen reforma tabi tutulması lazım.

Aynı zamanda, atılan bazı önemli adımlar ilk başta uygulandıktan sonra şimdi zayıflamaya başladılar. Örneğin 2002’de yapılan, en önemli reformlardan bir tanesi, ihale sisteminin çok daha açık bir şekle getirilmesiydi. Bu, tamamen ortadan kalkmasa da giderek daha zayıflıyor. Yani daha önceden çok daha açık olan ve çok daha iyi çalışan ihale sistemi giderek yine bozulmaya başlıyor. Bu tür şeylerin sürekli iyileşmesi gerekirken bir adım ileri bir adım geri gitmesi bir problem.

Belki de daha da büyük bir problem aslında sistemin içinde. Devlet, Türkiye ekonomisinde çok büyük bir rol oynuyor. Devletin tabii ki de bir rol oynaması lazım; sağlık olsun, eğitim olsun, yollar olsun, hatta bazı sübvansiyonlar olsun… Ama Türkiye’de bir iş adamı olacaksanız, sürekli devletle çalışmanız, sürekli politikacılardan bir şey istemeniz, sürekli politikacılara bir şeyler vermeniz gerekiyor. Türkiye’de bir şirketin yirmi değişik programa başvurması lazım; oradan para alacak, buradan para alacak, oradan o politikacıyla, buradan bu bakanla görüşecek… Böyle bir sistem içerisinde enerji yanlış yere gidiyor. Herşey hantal oluyor ve daha az verimli olan şirketler başarılı oluyorlar çünkü başarılı olmak hangi bakanla, hangi politikacıyla, hangi milletvekili ile çalıştığınıza, kimleri tanıdığınıza bağlı. Bu, Türkiye’nin önünde çok büyük bir baraj ve bu tamamen tüm partilerin düşündüklerinin tersine geliyor. CHP de, AKP de, hepsi devletin ekonomi içinde oynadıkları rolü çok seviyorlar çünkü oradan birçok kar elde ediyorlar. Bir şekilde bunun Türkiye ekonomisine çok büyük zarar verdiği ve bu konuda çok büyük reformlara gereksinimimiz olduğunun anlaşılması ve bu reformlara doğru bir politik sürecin başlatılması gerekiyor.

EA: Yani daha kapsayıcı olmaya doğru gidilmesi gerekiyor.

DA: Evet, bence bu daha kapsayıcı olmanın bir parçası.

EA: Bazı güncel ekonomik konulara da değinmek istiyorum. Amerika’daki kriz sonrasında Fed (Amerika Merkez Bankası) varlık alımları yaptı. Bunun karşılığında Türkiye ve benzeri ekonomilerin gösterdiği tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Nasıl olmalıydı?

DA: Burada Türkiye’nin yapabileceği çok birşey yoktu. Bundan önce yaptığımız birçok hatayı göz önüne alırsanız, Fed parasal gevşemeyi (quantitative easing) yavaşlatacağını söylediğinde Türkiye’nin yapabileceği pek fazla birşey yok. Daha çok yapısal problemlerinden bahsettik; Türkiye’nin makroekonomik problemi de cari açık. Bu cari açık da üretkenliği yeterince arttırmamamız ve Türk lirasının değerinin çok fazla olmasından kaynaklanıyor. Türk lirasının değerinin çok fazla olmasının bir nedeni de Türkiye’de hala bir tüketim patlaması olması. Bu tüketim patlaması, biraz faizlerin düşük olmasından, biraz da yurtdışındaki sıcak paranın gidecek yer aramasından kaynaklanıyor. Türkiye’deki politik sistem bunu kabul etti ve bununla yaşıyor son 5-6 senedir ama uzun vadede tabii ki bir geri adım atılması lazım; sürekli cari açıkla yaşayamayız. Fed para politikasını biraz olsun sıkılaştırmaya başlayacağını açıklayınca Türkiye’ye gelen sıcak paranın bir bölümü geri gitmeye başladı. Bu, cari açıkla da birleşince, Türkiye’yi çok olumsuz etkilemeye başladı. Kısa vadede birşey yaparak Türkiye’yi tamamen bu olumsuz etkilerden kurtarmak söz konusu değil. Daha orta vadede bizim bu cari açık problemini çözmemiz lazım.

EA: Faizlerin düşük olması nedeniyle Türkiye’de emlak piyasasında da bir artış oldu. Burada, 2008 krizinde Amerika’da olduğu gibi bir balon etkisi olabileceğini düşünüyor musunuz?

DA: Düşünüyorum ama bunu tam olarak bilmek zor çünkü Türkiye’nin konjonktürü çok değişik; genç bir toplum, giderek büyüyor, gelirler de büyüyor. Gelirler büyüdüğü sürece emlak piyasaları büyür. Ama benim gördüğüm kadarıyla, özellikle İstanbul ve Ankara gibi yerlerde emlak fiyatları çok daha hızlı yükseliyor ve buralarda belki bir balon var. Benim bu konudaki endişem, cari açık ve yüzde sıfır gerçek faizlerin bir araya geldiğinde balonun ortaya çıkmasının çok kolay olmasından. İspanya’da ve Amerika’da olan bu ve herkesin bu konuda dikkatli olması lazım. Bunun üzerine emlak fiyatlarında bölgesel de olsa gözlemlenen hızlı artış eklendiğinde, kesinlikle balon olduğu anlamına gelmese de büyük soru işaretleri yaratır.

Türkiye’de Medya

EA: Gezi Parkı olayları sırasında medyanın tutumu eleştirildi; hükümet baskısı nedeniyle bazı medya kurumlarının yayın yapmadığı konuşuldu; insanlar olayları internetten, Twitter’dan, Facebook’tan, hatta yabancı kanallardan takip etmek durumunda kaldılar. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

DA: Vakit kısıtlı olduğu için bazı şeylere çok detaylı olarak giremedik fakat kapsayıcı kurumlar üzerine birkaç şey söyleyebilirim. Kapsayıcı kurumların çalışabilmesi için toplumun dinamik bir şekilde bilgi edinmesi ve o bilgi çevresinde gücünü kullanması, aktif bir şekilde siyasete katılması gerekiyor. Bunu değişik şekillerde durdurabilirsiniz. İnsanların bilgisi olur ama baskıyla katılmalarına izin verilmez ya da o kadar yamuk bir sistem yapılır ki bir sürü insan bir şekilde politikaya katılamazlar, aktif bir rol oynayamazlar. Kapsayıcı kurumların tabanlarını ortadan kaldırmanın bir yolu da bilgiyi insanlara vermemek. Bu bilginin verilmesinde medyanın çok büyük bir rolü var.

Türkiye’deki medyanın durumu gerçekten çok kötü. Tabii ki burada hükümetin baskı yaptığını söyleyebilirsiniz. Evet, hükümet baskı yapıyor; bu çok açık. Ama dünyanın her yerinde hükümet baskı yapıyor. İngiltere gerçekten kapsayıcı kurumları olan bir ülke; orada bile hükümet baskı yapıyor ama gazeteciler bu baskıyı kendilerine bir ivme olarak kullanıp, bu baskının üstüne çıkarak o bilgiyi insanlara vermeyi bir görev biliyorlar. Türkiye’deki gazetecilik ahlakı çok kötü. Türkiye’deki gazeteciler zaten zor bir iş yapmamanın, güçlü bir insan bulup onun istediklerini söylemenin peşinde gidiyorlar. Ne olur? Hiçbir zaman Türkiye, mesela İran gibi değil; gazeteciler AKP’yi ya da başbakan Erdoğan’ı eleştiren bir yazı yazdılar diye hapse atılmıyorlar, sokaklarda vurulmuyorlar; en kötü olabilecek şey işinizi kaybedersiniz. Buna rağmen, çok az insan çıkıp da “ben bu riski alarak gerçek bir gazetecilik yapmak istiyorum” dedi. Zaten yeterince insan deseydi tüm gazetecilerin işten atılacak hali yoktu. Bence burada bunu bir tek hükümetin baskısıyla açıklamak yanlış.

Türkiye’deki medya sisteminin başından başlayan bir problemi var. Bu problemin iki nedeni var bence. Birincisi, medyanın başından beri birkaç tane şirketin elinde tekelleştirilmiş olması. Eğer medya, birçok sahibi olan, birçok değişik yerden gelen bir medya olsaydı, AKP olsun, CHP olsun, askeri hükümet olsun, hiçbir hükümet, onu bu kadar kolay bir şekilde kontrol edemezdi.

EA: Yine dışlayıcılığa geliyor aslında, değil mi?

DA: Aynen. Kim kontrol ediyor? Bu eşit mi yoksa eşitsiz mi? İkincisi ise, Türkiye’nin ideolojisine geliyor. Türkiye devleti seksen sene içinde büyük bir ideoloji ile bir tek okulları değil, aynı zamanda gazete ve medyayı da belli bir beyin yıkama sürecine tabi tuttuğu için medya hep aynı yoldan gitti. Medyada yeterince çeşitlilik ya da değişik açılar bulunmadığı için medyayı kontrol etmek de çok daha kolay oluyor. Türkiye demokrasisinin gelecekte umduğum adımları atması için gazetecilerimizin çok daha olgun ve çok daha cesur bir tavır almaları gerekiyor.

Sürdürülebilir Kapsayıcılık

EA: Benim bu konuşmalardan çıkardığım, ekonominin uzun vadede sürdürülebilir bir şekilde büyümesi için kapsayacı olması gerekiyor. Ekonominin kapsayıcı olması için de hem politik kurumların, hem bunu destekleyen sivil toplum kuruluşlarının, medyanın, hepsinin kapsayıcı olması ve bu döngü içerisinde ilerlemesi gerekiyor, doğru anladıysam.

DA: Aynen. Eğer politika kapsayıcı olmazsa ekonominin kapsayıcı olması çok zor. Eğer sivil toplum, özellikle medya ve bilgide açıklık olmazsa politikanın uzun ya da orta vadede kapsayıcı olması çok zor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s